Bize okuma hazzı veren o derinlik, yüzlerce sayfa boyunca ince ince işlenen duygusal derinlik, iç dünyalar, ortalama bir film süresi olan iki saate sığdırıldığında kaçınılmaz bir şekilde sığlaşıyor. Edebi eserde sayfalarca yer kaplayan içsel monologlar, karmaşalar, beyaz perdeye aktarıldığında tek bir bakış ya da bir kaç cümleden oluşan diyaloglara dönüşüyor. Bu zorunluluk gibi görünse de okuyucunun 'karakter böyle hissetmiyordu' yazıdan haberi olmayan izleyiciyi de bu derinlikten oldukça mahrum bırakıyor.
Zaman kısıtlaması, uyarlamaların en büyük düşmanlarından biridir. Yazarların detaylıca kurgulayıp tasvir ettiği olay örgüleri, yan karakterler, alt hikayeler filmin akıcılığını korumak kisvesi altında makaslanıyor. Bu tarz kısaltmalar karakterlerin misyonlarına olan motivasyonu oldukça basite indirgemekle kalmayıp olayların arasındaki neden-sonuç ilişkilerini de zayıflatmaktadır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi gibi devasa bir eserde bile bazı alt hikayelerin tamamen yok sayılması, o dünyaların kitabı okumayan seyirciye tam anlamıyla yansıtılamadığı hissiyatını veriyor.
Bir diğer mesele ise görselleştirme sürecinde kaybedilen hayal gücü özgürlüğüdür. Okuyucu kendi kafasında oluşturduğu dünyayı filmde halihazırda oluşturulmuş şekilde bulur. Bu hazır dünya okuyucunun kendi zihninde yarattığı o zengin evrenden daha sığ, daha sınırlı ve daha 'yavan' kalır. Sonuç olarak, sinema edebi bir eserin okuruna sunduğu okyanustan bir avuç suyu alıp seyirciye sunarken suyun derinliğini değil, sadece yüzeyini sunabiliyor. Bu yüzden Kitap daha iyiydi diyoruz.
